Çevre Sorunları ve İnsan

Çevre Sorunları

Çağımızın en önemli sorunlarından biri olmasının yanı sıra, belki de en görmezden gelineni; çevre sorunları…

İnsanoğlu, yeryüzünde var olmaya başladığından beri komşuluk ettiği, aynı havayı soluyup aynı toprağı suyu paylaştığı hayvanlar, bitkiler, mikroorganizmalar vs. arasında çevreye bilinçli olarak zarar veren, tabiri caizse çevrenin canına okuyan tek varlık olsa gerek. Her şey insanoğlunun hizmetindedir anlayışıyla, ki biz buna antroposentrik yaklaşım diyoruz, doğanın kaynaklarını acımasızca talan ediyoruz. Özellikle bu talan 18 ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan sanayi devriminden sonra hiç olmadığı kadar arttı.

(İlgili Yazı: Ekosentrik ve Antroposentrik Yaklaşım)

İnsanoğlu binlerce yıl önce henüz zihnini gerektiği gibi kullanamıyorken besin zincirinin ortalarında bir yerdeydi.  Kendisi bir şeyleri avlayıp, toplayıp yaşamını idame ettirirken, aynı zamanda başka canlılara da yem olarak besin zincirindeki görevini yerine getiriyordu. Gücünün yettiğini alt ediyor, gücünü yetiremediğine ise boyun eğiyordu. O dönemlerde insanoğlunun çevreye olumsuz etkisi yok denecek kadar azdı. Doğa uyum içinde devamlılığını sağlıyor, insan da doğa içindeki rolünü gerektiği gibi, dengeleri bozmadan yerine getiriyordu.

Daha sonra insan büyük bir devrime imza attı, -Bilişsel Devrim-

Bilişsel devrimden sonra insan besin zincirinde bir anda en yukarıya fırladı ve doğada kendisinden çok daha güçlü olan hayvanları bile zekası sayesinde alt edebilir hale geldi. Bilişsel devrimden sonra bilek gücünün yerini zihin gücü aldı.

Ne olduysa bu aşamadan sonra oldu. İnsanoğlu zihninin harikulade nimetlerini antroposentrik -yani insan merkezci- yaklaşımla kendisini doğanın efendisi kabul ederek hiç de adaletli olmayan bir yaklaşımla tüketim çılgınlığı sergilemeye başladı. Henüz avcı toplayıcı iken sadece ihtiyaçları ile yetinen insanoğlu, bilişsel devrimin akabinde gerçekleşen tarım devriminden sonra yalnızca ihtiyaçları ile yetinmemeye başladı. 18 ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan sanayi devrimiyle birlikte ise, tüketim çılgınlığı hiç olmadığı kadar vahim bir duruma geldi. Günümüzde de hala devam ediyor.

Tüketim, adından da anlaşılacağı üzere bir şeyleri tüketmekten, yok etmekten geliyor. Tüketim çılgınlığından kastımız ise, aç gözlü ve doyumsuzca bir yaklaşımla sınırlı olan kaynakları yok etmek. Sınırlı olan kaynakların bilinçsizce kullanımı ve yok edilmesi ise beraberinde çevre sorunlarını getiriyor.

Çevre sorunları, sanayi devriminden sonra hissedilir boyutlara ulaşmaya başladı. Gündelik yaşamlarında çevre sorunlarının olumsuz sonuçlarıyla yüzleşmeye başlayan insanlar, çevre konusunda farkındalık oluşturmaya başladılar. Çeşitli ulusal ve uluslararası organizasyonlar, sivil toplum kuruluşları, gönüllü kuruluşlar vs. bu konuda çalışmalar yapıyor. Ancak bu çalışmalar ne kadar yeterli? İnsanlar çevre sorunlarının dramatik sonuçları karşısında birtakım önlemler geliştiriyor olsa da, çevre sorunları çok daha büyük ölçeklerde artmaya devam ediyor. Hatta çoğu zaman, -özellikle de siyasi tabanlı kuruluşlar tarafından- göz boyamaya yönelik girişimler sergilenmekte, çevresel duyarlılık ise yalnızca lafta kalmaktadır.

Çevre sorunlarına dikkat çekmek amacıyla büyük çapta bir toplantı ilk kez 1972 yılının Haziran ayında İsveç’in Stocholm kentinde BM tarafından ”Birleşmiş Milletler İnsan Çevre Konferansı” olarak düzenlendi. Toplantı tarihi olan 5 Haziran, ”Dünya Çevre Günü” ilan edildi. Toplantıda birçok karar alındı. Ancak çevre sorunları dizginlenmek bir yana, artan hızlarla büyümeye devam etti.

1987 yılında Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından Brundland Raporu hazırlandı, çevre ve sürdürülebilir kalkınma ayrıntılı olarak ele alındı. Bu raporda sürdürülebilir kalkınma ”bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılama yeteneğinden ödün vermeden karşılayan kalkınma” olarak tanımlandı.

1992 yılında Birleşmiş Milletler Rio Çevre ve Kalkınma Konferansı düzenlendi, sürdürülebilir kalkınma tüm insanlığın ortak hedefi olarak ifade edildi.

2002’de Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi düzenlendi ve bu zirvede sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik gelişme, sosyal gelişme ve çevrenin korunması olmak üzere üç farklı boyutu incelendi.

2012’de Rio’da yeniden Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı düzenlenerek, ”İstediğimiz Gelecek” adlı sonuç belgesi hazırlandı ve sürdürülebilir kalkınma için kararlılık vurgusu yapıldı.

(İlgili Gönderi: Çevresel Sürdürülebilirlik)

Son olarak 2015 yılında Fransa’nın başkenti Paris’te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı düzenlendi, küresel ısınma ve sonuçları irdelenerek çözüm önerileri geliştirildi ve devletlere bazı yükümlülükler getirildi.

Ancak ne yazık ki yıllardır yapılan bu büyük çaplı organizasyonların hiçbiri artan çevre sorunlarının önüne geçemedi ve çevreye yönelik kaygıları artırmaktan öteye gidemedi.

Devletlerin ve şirketlerin; diğer bir deyişle siyasilerin ve sermaye sahiplerinin ekonomik kaygı ve beklentileri her dönemde çevre sorunlarını göz ardı etmelerine neden oldu, içerisinde bulunduğumuz dönem de buna dahil. Bir türlü önüne geçilmeyen, geçilemeyen tüketim çılgınlığı ve ölçüsüz ekonomik kalkınma hedefleri çevre sorunlarının astronomik ölçülerde artışının en büyük nedeni. Özellikle bazı siyasiler toplumdaki tepkileri absorbe etmek adına -sürdürülebilir kalkınma- söylemi geliştirmeye başladılar. Ancak bu söylem de yukarıda ifade ettiğimiz önlem arama çabaları gibi -sadece lafta kaldı- Üretime ve kalkınmaya yönelik her türlü faaliyet çevreye verilen zarar hiçbir şekilde göz önüne alınmaksızın icra ediliyor. Bununla birlikte bazı sektörlerin başına -eko- kelimesi getirilerek (örneğin ekoturizm) çevreye yönelik katliamlar adeta kamufle edilmeye çalışılıyor.

⇒ Hava kirliliği nedeniyle insan ölümleri 2012 itibariyle 7 milyonu geçti.
⇒ Dünya ısı ortalaması 19. yüzyıldan itibaren 1.5 derece arttı, artmaya da devam ediyor.
⇒ Dünya çapında kömür çıkarımı 1900’lü yıllarda 762 milyon ton iken, 2013 yılında 8 milyar tona ulaştı.
⇒ Petrol üretimi 1900’lerde 20 milyon ton iken, 2000’de 3.5 milyar ton ve 2013’te yaklaşık 4.5 milyar tona ulaştı.
⇒ Suni gübre kullanımı 1940’ta 4 milyon ton iken, 2013 yılında 179 tona ulaştı.
⇒ Ozon tabakasının incelmesine neden olan maddeler her gün ortalama 2000 ton olarak havaya salınmaya devam ediyor.
⇒ Fosil yakıtlarla çalışan araç sayısı 1992-2012 yılları arasında %88, hava taşımacılığı %230 arttı.
⇒ Plastik üretimi 1992-2012 yılları arasında %300 arttı.

Yukarıda saydığımız istatistiksel veriler, sözüm ona çevre adına yapılan organizasyonların ne kadar samimi (!) olduğunu gözler önüne seriyor. Tüm bu etkenlerin sonucunda dünya üzerindeki canlı türleri 65 milyon yıldan beri görülmemiş bir oranda azalıyor, mevsimler değişiyor, buzullar eriyor, ormanlar yok oluyor, soluduğumuz hava zehirle yükleniyor, su kaynakları azaltılıyor ve tahrip ediliyor…

Tüm bunlar olurken insanlık ise üç maymunu oynuyor. Küresel sermaye devleri ve duyarsız siyaset, hem bizim hem de dünyadaki diğer komşularımızın (bitkilerin, hayvanların…) geleceğini karartıyor. Mevcut çevre sorunlarına gerçekten samimi bir şekilde önlem geliştirme misyonu taşıyan bir avuç sivil toplum kuruluşu, gönüllü organizasyon ve paydaş kişi, kurum ve kuruluşların ise sesleri ne yazık ki cılız kalıyor.

 

Yararlanılan Kaynak:
-Karaküçük, S. ve Akgül, M. (2016). Rekreasyon ve Çevre, Gazi Kitabevi, Ankara.

Benzer Gönderiler

Mesut Özdemir hakkında
Gazi Üniversitesi Rekreasyon Bölümü 4. sınıf, Anadolu Üniversitesi Menkul Kıymetler ve Sermaye Piyasası Bölümü 2. sınıf öğrencisiyim. Rekreasyon, spor, çevre, turizm, kültür, sanat dallarında yazılar yazarak, güncel bilgileri siz değerli takipçilerimize aktarmaya çalışıyorum.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*